Günahkar Şehrin Tövbekar Yananı
Büyük büyük şehirlerin birinde, zamanın taşı toprağı altın rivayetinde, yeditepesini gördüğüm bir çay bahçesinde düştü geçmişim düşüme…
Çocukluğumun siyah beyaz filmlerinde dünyaya henüz renk gelmediğini düşündüğüm zamanlar.
Oysaki henüz kimse renk kavramını da anlatmamıştı bana. Siyahı ve beyazı gözüme değenlerle tanımıştım.
Kim bilir? Büyüdüğümde gerçek maviyi nasıl olsa hiç göremeyeceğimin farkındaymışım demekki.
“Ey büyük şehir!
Ey yedi tepeli İstanbul!
Bana anlatsana zamanının mavisini, Çamlıca’ nın tepesinden baktıklarında ağaçlar nasıl yeşildi? , deniz nasıl kamaştırırdı gözlerini insanların?
O zaman siyah nerdeydi söylesene bana?”
“Ey İstanbul! Neden griye dönük tüm varlığın? Koca renk skalasında ne diye gidip siyaha bulaştın söylesene bana?”
“Neden her mahremine siyahın girmesine izin verdin İstanbul? Sana tecavüz etmesine nasıl göz yumarsın? Tüm döllerini adım atlamadan nasıl bıraktı her zerrene? Ve her dölü neden ona benzedi İstanbul? Kendini nasıl sattın İstanbul anlat!!!
“Hani senin gökyüzünün, denizinin mavisi ? Nerde kırının, korularının yeşili ? Nerde bulutlarının beyazı? Tepelerindeki o güzel renkli çiçekler, ağaçlar…. Onları da mı koruyamadın İstanbul?”
“Ey koca İstanbul!!!”
“Daha kaç çocuk siyahı sende tanıyacak ve gözyaşının temizliğinde derman arayacak derdine? Daha kaç yürek gözündeki yaşla siyahı temizlemek için yok olacak senin varlığında?”
Sana sitemim çok ağır İstanbul. Yangınım büyük. İsyanım soluksuz…
Seni ben affedemem İstanbul..
Çünkü seni aklamak başından aşağı kırk tas su dökmek kadar kolay değil!!!
Şimdi seni terk etmeli, seni en günahkar halinde öylece bırakıp gitmeli ve seni siyahına gömmeli…